Mağaramdan Mektuplar- İlk Mektup: Zeus'a Veda

    
    "Sayın okur, bu gece yeni bir mektup serisine başlıyorum. Uzun ve bilinmez bir yolculuk olacaktır benim için. Bu süreçte, hayali bir karakterin ağzından yazılan mektupları size ulaştırmakla görevlendirilmiş bir postane memuru olduğumu bilmenizi isterim.  Ben de sizin gibi bu hayali karakterin ismini bilmiyorum. Okuyacağınız mektupta geçen diğer isimlerden İskender dışında hiçbirini henüz ben de tanımıyorum. Karakterin başından neler geçtiği ya da geçeceği hakkında ise sizler gibi benim de henüz hiçbir fikrim yok. Postane memurluğundan kaşifliğe uzanan  bu macerada bana eşlik ettiğiniz sizlere teşekkür ederim."


Mağaramdan Mektuplar
İlk Mektup: Zeus'a Veda 


    Neden yorgun zaman? Yahut ne zamandır yorgun zaman? Öyle zor ki anlamak, zaman tayin etmek, sınır çizmek, kesip ortasından bir köşeye atamıyorum. Bundan olmalı bu çaresiz bekleyiş, bundan olmalı bu gayesiz işleyiş. Akıp giden suların içinde beklemek bundan olmalı! Oysa bilsem, kestirebilsem, şuracıkta kılıcımı kınından çıkarır saldırırım düşmanıma. Öyle düşman dediğime aldanmayın sakın, benimkisi lafügüzaf. Bazen mübalağa ederim gecenin gereksiz zaman dilimlerinde. Bu da öyle gecelerden biri olsa gerek. Yoksa ne işi olur kalemin elimde. Özümü teşhir ettiğim şu kağıdın üzerinde, sanırım hiç sonuca varmamış amaçsız eskizler denenmiş, ki bunlar muhtemelen benim tarafımdan olmalı. Kelimelerimi, aralarında bulduğum boşluklara karıştırarak serpiştiriyorum. Zira okumak, anlamak, dertleşmek belki çocuksu bir bilmeceye dönüşmeli.  Ruhu zamandan kopmuş şu ölü kağıt parçasındaki bu karmaşıklık, belki gizlenmiş gözlerim ile sizin aranızda transparan bir gecelik olsun diyedir. Mahrem olanı sergileyerek en büyük günahı işliyor olsam da  iyi niyet göstergesi olarak kargaşasını yaratıyorum tövbe edercesine. Gecenin ne denli gereksiz bir zaman diliminde olduğumuzu, şu pespaye kağıdın karalanmamış boşluklarından size seslenmek için gösterdiğim çabadan anlayın. Evet, size tam da böyle bir yerden sesleniyorum, sayın Müzeyyenler!
 
    Şuracıkta kılıcımı kınından çıkarıp düşmanıma saldırmıyor olmam aklınızda savaşmaktan korktuğum anlamına gelen alaycı bir yargıya dönüşmesin lütfen. Yargılamadan, usulca okumanızı temenni ederim. Gerçi gereksiz beklentilerle yedi düvele nam saldığımı dünya alem bilir. Hatta öyle ki benim yüzümden Guinness Rekorlar Kitabında yeni bir kategori açıldığını düşünenler dahi vardır aranızda. Ki zaten, o alaycı yargılarınız, küstah tavırlarınız, çıkarmak için hazır beklediğiniz savaş baltalarınız geceyi aydınlatıyor, görmemek ne mümkün. Haliyle kırgınım tüm Müzeyyenlere ve kalem tutan ellerime! Belki de artık hepimizin kabul etmesi gereken bir husus vardır; ben bir şövalye değilim. Tarihin o epik anlatılarından günümüze miras kalmış bir ruha  sahip olmadığım da aşikar. Savaşma kudretiyle yaratılmamış zırhı olmayan bu mazlum köylünün, dramatik ölümünü izlemek için ne diye bekler durursunuz? Hem ölümüm ile  ne geçecek elinize, söyleyin! Narin bedenim toprak olduğunda adımı hanginiz  hoş bir sedayla hatırlayacak? Yergiyle, sövgüyle andığınız şu maziye tekrar dönüp bir bakın! Hayal kırıklığıyla inşa ettiğiniz bu yeni evleriniz savaş meydanlarında yıktığınız kalelerden daha mı yakın kalbinize? Özür dilerim tüm bu olanlar için, ben de sizler gibi tarihteki o yüce kahramanlardan biri olmamı dilerdim. Fakat henüz 30 yaşındayım, daha çok gencim. Ne bugün savaş meydanlarında bir kahraman gibi ölmek isterim ne de 2 yıl sonra sarayımın herhangi bir odasında İskender gibi 32 yaşında, kimine göre ateşli bir hastalıktan  kimine göre Zeus'un lanetinden ölmek isterim. 
 
    Öfke, İskender'den beri insan soyuna lanet getirir. Mahzun kılıcımla aramıza giren bu farkındalık, bu nifak tohumu, aklımın en derin dehlizlerinde filizlendiği günden beri, öfkeyle salladığım kılıcımdan utanıyorum. İşte tam da bu yüzden uzun zamandır öfkelenmiyorum. Koşar terlerim, hasta olurum diye yöresinden dahi geçmiyorum.  İtiraf etmek gerekirse mazide birkaç gece ateşimin 40'a dayandığı oldu. O gecelerin birinde soğuk suda yıkanmış mendiller alnımda pineklerken ateşimi düşürmek şöyle dursun öfkemi daha da harladı. Ah Tanrım, o nasıl bir hastalıktı! Aklım nasıl bulandıysa artık hasta bakıcım Asya Hanım'ı annem sandım. Halbuki yanılgılarımla yücelttiğim o mahrem kadın, ne annem olabilirdi ne de çocuklarıma bir anne. Öyle gecelerde alnımda bekleyen şefkatli ellerini, ruhuma doğrulttuğu bir silah gibi kullanırdı. Teslim olmamı istercesine. Sinek vızıltılarına uyanır, uydurulmuş sözler söylerdi tıpkı bu yazdıklarım gibi. Zaten İskender de hasta yatağına Asya için düşmemiş miydi ? 

    Maalesef 20'li yaşlarımda ateşli bir hastalıktan zamansızca, o ne demekse artık, ölmeyi başaramadım. Ben zaten tarihteki o yüce kahramanlardan biri değildim ama neyse ki İskender Gordion'a benden önce varmış. Bazı geceler düşünüyorum da ya İskender yolunu şaşırsaydı o vakit halim nice olurdu? Frigya topraklarına ondan önce varmak felaketim olurdu. O eşsiz tapınağın önünde beni bekleyen düşmanım yani öküz arabasına atılmış o düğüm, kehanetteki gibi bana da bütün Asya'yı mı vadedecekti? Bense herhalde oturur düşmanın karşısına günlerce seyrederdim. Kılıcımı elime almak aklıma dahi gelmez çözmeyi dilerdim. Düşündükçe saçlarım dökülür, aklımın bağları arabanın tekerlerine dolanır, ruhum gün yüzü görmeden Zeus'un ayak uçlarına akardı. Ah seni alçak Zeus! Değer miydi bizi safsatalarınla aldatmaya, dişlerini kemiklerimle karıştırmana. Ah Zeus! Seni alçak safsata!
 
-Sayın okur lütfen gelme yanıma, insan mağaralarda aklını kaçırır. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sitareler

Otomatik Ayaklar