Mağaramdan Mektuplar- II. Mektup: Nafile Radyolar


    Arşivi karıştırırken ona ait gönderilmemiş bir mektup daha buldum. Mektup oldukça yıpranmış tarihi yazdığı kısmı okumakta zorlanıyorum.  O yüzden ilk mektuptan önce mi yoksa daha sonra mı yazıldığını anlayamamakla birlikte mektuplarının neden muhataplarına ulaştırılamadığına dair bir çok senaryoyu düşündüm dün gece. Umarım bu mektupların ulaştırılamadığından haberi vardır zira aksini düşünmek dahi istemiyorum. Elime geçen ilk mektupta kahraman olamamaktan memnuniyet duyduğunu ilan eden bu adamın alternatif tarih kurgusu ve İskender ile oynadığı oyun uzun zamandır kafamı kurcalıyor. Her okuduğumda yakaladığım yeni bir detay ile ona hayranlık duyarken aslında anladığım her şeyin zahiri olduğunun da farkındayım. Müzeyyenler ve sayılar ile kurduğu bu takıntılı ilişki, bozulmuş zaman algısı... Düşüncelerini, insansı düşüncelerini yalnızca koca koca cümleler, coşkun ifadeler, mitler ve efsaneler yardımıyla anlatabiliyor olması... Bu kadar yüksek perdeden atılan tiratların aslında basit bir mahalle hikayesi olması... Onun akıbetine dair endişelerimi her geçen gün arttırıyor. Büroda durduk yere kendimi onu düşünürken ve hatta onu teskin ederken buluyorum. Elime geçen yeni mektup ise biraz olsun içimi ferahlattı. Müzeyyenler ile tutuştuğu bu bitimsiz kavga ve ilk mektubun karanlık atmosferinden sonra ilk başlarda onu bir aşık olarak kafamda oturtmakta oldukça zorlandım açıkçası. Gerçi elimizdeki şey biraz garip bir aşk anlatısı. Bu yüzden yine onun tarafından kandırılmış olduğum ihtimalini de göz ardı etmemek gerektiğini düşünüyorum. Sayın okur, sizleri de Muhtemelen Kandırılanlar Meclisi'ne (MKM) davet ediyorum ve onunla aramdaki bu sırrı artık sizlerle de paylaşıyorum.


Mağaramdan Mektuplar-
II. Mektup: Nafile Radyolar    


    Seni, o kafeteryanın bir köşesinde ilk kez gördüğümde suretinin ve ziynetinin parlaklığından aklımın vitraylarına kelimelerin gölgesi düştü. Dudaklarım bana hiç sormadan kımıldadı. Tam on üç kelime, otuz dört hece... Beklenmedik, planlanmamış, oldukça sürreal;

        "Sitareler çevrelemiş çehresini, kâinat gibi,
         Avare aklım ne anlar ahudan, ah divane gibi!"

    Sıradan bir günün sonunda, bir akşam vaktiydi. Ertesi sabah uyanıp kaldığım yerden devam etmek varken birdenbire karşımda buldum seni. O an, sanki bütün kainat sessizliğe büründü. Bir tek sen kaldın. Gözlerim yeniden renklerin bin bir tonunu ayırt eder olduKahverengi pantolonunu, kolundaki kahverengi çantayı, üstüne attığın daha koyu kahverengi hırkayı nasıl görmezden gelebilirdim ki artık? İnsanın içini ısıtan bir masumiyetin vardı. Çocuksu kahkahaların, sayılası saçların vardı. İnsan, bir köşeye oturur saatlerce izlerdi seni. Sanki ömrühayatında bir defa görse ölene kadar özlerdi seni. Hatta bir daha hiç görmeyeceğini bilse yine de her köşe başında arardı seni. Tüm bu korkular şöyle kenarda dursun biraz, seni bulmuşken neşeni izlemek gerek. Yerinde duramayan hallerini gözlemek gerek. Mesela bacak bacak üstüne attığında hep sol bacağının üstte kaldığını fark etmek gerek.  Küpelerinin parıltısıyla âmâ kalmak, senin yurdunda yaş almak gerek. İyi de, ben bilmem ki senin yurduna varan yollar nereden geçer. Oralara hangi otobüs gider!?  Bazı geceler düşünüyorum da ya yolu bulamazsam. O vakit halim nice olur? Senin yurduna benden önce kimse varmamalı, bu defa herkes yolunu şaşırmalı. Belki de işi şansa bırakmaktansa iki masa öteye gidip adını sormalı. Eğer İskender kadar akılsız olsaydım böyle yapardım. Hem belki böylece adını, bir başkasının dudaklarından dökülen kelimelerle öğrenmek zorunda kalmazdım. Demek tanışmamız böyle olacaktı. "Bendeniz de âdem, âdemoğullarından herhangi bir âdem" diye cevap verdim içimden. Varlığımdan bihaber saatlerce oturdun o köşede. Sen hiç fark etmeden o kadar uzun izledim ki seni, belki inanmazsın ama bir ara saçlarını tek tek saymayı dahi denedim. Sana sayılası saçların var demiştim değil mi!? Sonra bir anda gitmeye yeltendin, öyle bir anda nasıl gitmek istersin! Titreyen ellerimde dans etti kahve fincanım. Abaküsümdeki boncuklar yarı yolda kalmıştı oysa, yetmiş üç bin beş yüz kırk altı... Ekimlerden bir gün, bozuk saatin önünde, ben sana usulca aşık oldum.

    Kimi görsem seni anlatmak gelir içimden, karşı komşu Naciye Teyze'ye, evdeki sarkastik deliye... Bakkal ablanın ara sıra tezgahta görünen beyaz saçlı kızına ve bilhassa yirmi altıncı Müzeyyen'e. O, seni bir kez benden dinlese aklını yitirir. Tabii önce koyduğu yeri hatırlaması gerekir. Fakat nasıl anlatmak gerekir bilmiyorum, sana olan hislerim yüzünden kelimeler kıyafetsiz kalır. Utanırlar çıplaklıktan, bu apaçıklıktan. Ne zaman öyle utanmış kimseler görsem küçükken gördüğüm, sokakta donsuz gezen çocuk gelir aklıma, üzülürüm. O yüzden kelimelerin üzerini örtmek gelir içimden, mecbur susarım. Belki de üzerlerini örttükten sonra yine de anlatmak gerekir. Fakat bu sefer de güzelliğin karşısında kifayetsiz kalırlar. Eşe dosta seni tam manasıyla anlatamamaktan korkarım. Bilhassa Naciye Teyze'ye... Çünkü en çok o anlar beni, demans kocasını tam on iki sene terk etmedi. Neyse ki, Fikret Amca'nın da ömrü on üçüncü seneyi görmeye vefa etmedi. Boşver şimdi bu yaşlı bunak kadını ve huzur bulmak için kolaya kaçan mevtayı. Belki bir gün onların hikayesini de başka bir mektupta anlatırım. Ben bugün masaya sana olan hislerimi açık etmek için oturdum.  Ne diyordum? Ah, evet. Naciye Teyze ve onun pek rahmetli kocası Fikret Amca... Naciye Teyze çık aklımdan!   

    O akşamdan sonra, bozuk pusulamın nerede düştüğünü hatırlamıyorum, açıkçası çok da umursamıyorum. Ne fark eder ki, hâl bu ya... Bak biz seninle uzun yollardan ayrı gayrı çıkagelmişiz. Nice seraplarda harap düşmüş, bunca afeti aşmış, aynı kafeteryada belirmişiz. Fakat aramızda yaşanacak her şeyi başlamadan bitirmek isteyen birileri var.  Baksana şu meymenetsiz garsona! Aramıza etten duvarlar örüyor. Müşteriler daha yüksek sesle konuşup seni duymamı engelliyor. Bunlar bir örgüt olmalı, bana kumpas kuruyorlar. Mutluluğa karşı nefret suçu işleyen bu örgütün üstüne atlı süvarileri sürmeli, onları kızgın kumlara kıyafetsiz gömmeli. Hayır, hayır onları sonsuza kadar zindanlara kapatıp klasik müzik dinletmeli. Şimdi ne olur dinleme onları. Görmezden gelme sana olan hislerimi ve üzerinde gezinen hadsiz gözlerimi. Fakat yine de sorsan onlara, dünyaya senin gözlerinle bakmak ve yaşamı anlamak, şu kurak çöller diyarında gayri meşru bir eylemmiş.  Onlar ki, kürsülerinde yargılar dururlar, sen uyma onlara. Unutma her ihlal bir ihtimal yaratır, ihtilalin ihtimali. Bu yüzden bilirim, seni sevmek tüm elzemlerin en elzemi. Ekmek gibi, su gibi, yaşamın tam ortasında yaş almak gibi ve tüm tiranlarla kavga vermek gibi. Öyle ya, seni sevmeye dair mecburiyetim,  dünyanın kurulmasından çok önceye ait. Şu yıldızlardan, dağlardan, sensiz yürünen yollardan çok daha önceye ait. Kâlû Belâ'da verilmiş bir ahit. Ben bunu gözlerine ilk kez baktığımda hatırladım. Hakikat karşısında aklımı yitirdim, maddeyi yitirdim. Tam yolu buldum derken yolu yitirdim. Kim bilir, senin gözlerinden sonra, yer ve gökten geriye ne kaldı? Uyan Müzeyyen, çölü sel aldı! Şimdi o selin, serin sularında beklemek mi gelir elden, yoksa kılıcına davranmak mı gerekir evvelden? 


    Ah şu kılıcım ve ben... Ne bitmez, tükenmez bir kavga. Kim bilir belki de hülyalar selinde uzanıp göğe bakmak daha âlâ, Âb-ı Hayat'ta. Hem böylece usulca mavi göğü izlerim. Gece olur, yıldızlar gözlerime ilişir suretini özlerim. Burada ne karışanım olur, ne de öte git diyenim. Fakat muhtemelen bir süre sonra çehreni terk ettikleri için yıldızlarla kavga eder, kesin onlara da küserim. Ben zaten genellikle küserim. Bir de ben bazen insan olmayanlarla çok güzel kavga ederim. Muhtemelen bir süre sonra senin eksikliğin ve benim sessizliğim kavgaya tutuşur. Ah, ama o ne yaman bir kavga! Yıkıcı rüzgarlar doğurur, o rüzgarlardan dalgalar oluşur. Narin bedenim dalgalarda sürüklenir sonunda kıyıya vurur. Issız bir çölü sel aldıktan sonra ve yine aynı çölün bir başka tarafındaki kıyıya vurduktan sonra, yalnızca sessizliği yırtmak gelir elimden. İşte böylece nafile radyolar icat olunur. Eureka, eureka! Uyan İskender, makineler icat olundu! Uyan da aklı başında bir insan gör. Sen zaten benim nafile radyolarımı dinlesen hasedinden çatlardın. "Bu ne acayip bir adamdır böyle" derdin ardımdan, "edilgen ve bohem ve bir o kadar da mucit". Ah, ama ne mucit! Koca ömründe tek icadı ne işe yaradığı meçhul bir teneke parçası. Nafile radyolar adı! Dinleyicisinden bile haberi yok, dinleyicisinin bile haberi yok, dinleyicisinden haber yok. 

    
    Sevgili Ece, şayet bir gün yeniden sitareler çevrelerse çehreni, bir otobüs gelir biner gideriz. Dönmeyeceğimiz bir yer beğen, başka türlüsü güç. 


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sitareler

Otomatik Ayaklar

Mağaramdan Mektuplar- İlk Mektup: Zeus'a Veda